İdeoloji Kulelerinin Mollaları Lokman TIRAŞ
Tarih: 10 Mart 2008 Pazartesi
Din insanın olgunlaşma yolunda, insana eşlik eden ve insanı dolaştırmadan tekâmüle eriştiren tek amil yoldur. Özlenen kişiliği üstün insanı oluşturan, üreten ilahi bir fabrika özelliği taşır. Din dışında var olan din benzeri oluşumular ve felsefi akımları dinin bu özeliklerini kendirlerinde de var olduğunu iddia etmişler fakat bu iddiaları her zaman yersiz kalmıştır.
İnsanı, üstün insan kendini ispatlamış insan mertebesine taşımasında dinçin önüne set çeken tek olumsuzluk günümüzde var olan ucube tarihçilik anlayışıdır. Tarihçiler adı, sanı belli olmayan topluluklarından, kölelerden, kanlı iktidarların ezdiği halk yığınlardan ve bu yığınlara önderlik etmiş, şahsiyetlerden kolay kolay bahsetmezler ya da bahsetmekten utanç duyarlar. Tarihçiler ve onların yazıya geçirdikleri tarih: Sultanların kralların ihtişamlı sarayların haremlerin ve askerlerinin önünde toprağa yüz sürmüşlerdir. Böyle bir tarihçilik anlayışı; tarihte, insanların kanları kemikleri üstüne kurdukları iktidarlardan hep övgüyle bahsederlerken, onlara baş kaldırmış olanlardan utançla söz etmişlerdir. Nazi ordusunun cinayetlerden, işgallerinden bahsederlerken aynı ordunun Wilhem’in kanlı iktidarını şehvet dolu saltanatını ayaklar altına almasından neden bahsetmezler?...Potrano Halil ve esnaf ve halkın isyan edip de I.Mahmut’u tahta çıkaran, padişahın kendisine teklif ettiği şey:“Benim vezirim ol, sana Rumeli’den şu valiliği veriyorum ve şu kadar da sandık altın veriyorum.” Olmuştur. Bu çok klasik bir uygulamadır. Pek kadri bilinmeyen bir insan olan patrona Halil, tarihimizde maalesef çok horlanmıştır. Padişaha alışılmadık bir cevabı şu olmuştur:“Benim makamla, parayla işim olmaz Sultanım, zaten benim sonumun da ne olacağı da bilmiyorum.”diyerek bunları reddetmiştir.(Armağan, Mustafa. sy:150.Demokratik Hukuk Devleti. Zaman, İstanbul 2000)Mustafa Armağan’ın bu şekilde değindiği bu şahsiyet, okullarımızda okutulan o ağır tarih kitaplarında; tellak, asi ve çapulcu olarak bahsedilir onlara göre utanç duyulacak bir insandır. Tarihin utançla bahsettiği ya da bahsetmek istemediği onca şahsiyetten veya lüksün, ihtişamın, şaşanın krallarından uzun uzun uzadıya bahsetmeyeceğim burada. Benim asıl meselem: Böyle bir tarih öğretisinin nasıl bir bireyler yetiştirdiği ve oluşturduğu bir sınıfın varlığı üzerine konuşacağım.
Yeni Dünya
Yepyeni Bir Düzen. Ve onun kurucusu, savunucusu: Batı Medeniyeti, siyasi, kültürel iktisadi yönden katledilmesi gereken yeni bir zenci sınıfı belirledi: Müslümanlar!
Batı, bu maksadına ulaşılabilmek için; her Müslüman ülkede kendini taklit eden, kendinden feyiz alan bir nevi lejyoner bir sınıf: İdeoloji Kulelerinin Mollaları’nı yarattılar.
Bu sınıfı oluşturan bireylerin yetişmesinde etkin rol oynayan o eleştirdiğim tarihçilik anlayışının yanı sıra bu sınıfın bireylerinin çocukluklarında anal kişilik dönemlerinde, büyük ve küçük apt’ elerini denetleme sürecinde yaşadıkları krizlerin de önemi büyüktür. Büyük apt elerini tutmanın oryaya çıkardığı kişilik özelliklerine bakacak olursak İdeoloji Kulelerin Mollalarının özelliklerine kısmı olarak ortaya koymuş oluruz. Titizlik, cimrilik, emir vakilik, bilgiçlik ve inatçılık olarak bu özellikleri sıralaya biliriz. Bu ilkel güdülerin bir de o çağdışı tarihçilik anlayışıyla desteklendiğinde ideoloji burjuvazilerin sahip olduğu bir kişilik ortaya çıkmakta. Böyle bir kişiliğe sahip İdeoloji Molalarının vatan ve devlet anlayışı da yaşadıkları semtlerle kısıtlı kalmıştır. Halktan uzak yaşamayı ve halkın gelenek ve göreneklerine yabancı kalmayı bir mümtaz davranış saymışlardır. Siyasi değerleri pahalı elbiselerle, lüks malikânelerle ve demode olmuş fikir kırıntılarıyla kutsayıp koleksiyon malzemesi gibi biriktirmeyi kendilerine görev edinmişlerdir. Mağdur edilmiş halkların ya da haklarına kast edilmiş bireylerin haklarını savunucuların ve söz hakkına sahip kurumların varlığı o çarpık tarih öğretisiyle yetişmiş ve anal kişilik krizini aşamamış bu İdeoloji Kulelerinin Mollalarının gözünde bir hiçtir. Söz konusu olan kendileri, kendi hak ve hürriyetleridir.
İdeoloji Kulelerinin Mollalarından bahsediyorum. Din algısını; kabasakallı bir erkek ve arkasında dört tane peçeli kadın olarak somutlaştıran, bunu da soyut bir korkuyla ruhlarına yerleştiren, kop koyu bir mutsuzluğu gark olmuş İdeoloji Kulelerinin Mollalarından bahsediyorum. İnsanları bir araya getirme, insani değerleri anlama sürecine yabancı kalmış bir kuşaktan ve bir var olmak ya da yok olmak sathına düşmüş, burada son derece kısır, son derce kıraç ve yavan fikir çatışmalarıyla zamanını yok yere öldüren ve bu satıhtan da kurtulma cesaretinden de son derece yoksun bir sınıftan bahsediyorum. İnsanları, imkânlar ve hürriyetler yumağından çekip çıkarmak, onu tek fikir üniformasına sokmak; ne isen o ol, olduğun gibi görün, yaşa, düşün felsefesinden tiksinti duyan, bireylerin ruhlarını acıtan sorunları sırf menfaatlerine aykırı buldukları için yok sayan, çözümleri kökünden koparıp, kovalayan yokuşa süren, çözümsüzlüğü çözüm olarak gören bir sınıftan bahsediyorum: İdeoloji Kulelerinin Molalarından.
Kendilerine muhayyel korkular ve düşmanlılar var etmek, bu korku ve düşmanlıkları yine kendi aktörleriyle somutlaştırıp; toplumu ve kurumları rahatsız edip huzuru kaçırmaktan bu molla takımın üzerlerine sınıf yoktur. Kendilerini bu korkularla şizofrenik ve seksüel kötürümlükleriyle kendilerini realiteden yabancılaştırmak meselesinde gösterdikleri çabalar da takdire münasiptir. Günümüz sömürgecilerin gerçekçiliği söz konusu olmayan korku ve düşmanları sebep sayıp da dünya haklarının kan, gözyaşı ve her türlü huzursuzluklarıyla beslenen iktidarlarını sağlamlaştırması hevesiyle bu mollaların da kısmi olarak aynı metotla çalışması aynı kökten beslendiklerine kanıt değil mi? Dillerinden düşürmedikler, her seferinde de halkın gözüne sokmaktan çekinmedikleri“İlericilikleri”ne de gelince: Michael Jackson’ın sahne dansına benziyor; ileriye doğru adım, geriye doğru hareket. Özgürlüklere, demokrasiye karşı tutumlarına ve halkın küçümseme, aşağılamalarına da gelince insan elinde olmadan: Yalan söylemişler bize! Hitler hala yaşıyor! Diye bağırası geliyor.
Zarif, incecik, pembemsi derilerin altında huzur ve zevk yağlarıyla genişlemiş kafataslarındaki kıvrımsız, betonlaşmış beyinleriyle çağdaşlığı ve ilerciliği tam iki yüz yıl geriden getirdikleri kavram ve fikirlerle tanımlayan ve bu tanımın çizdiği çerçevede yaşamayı da çağdaşlık diye halka enjekte etmeye çalışan bu İdeoloji Kulelerinin Mollaları, tarihin derinliklerinden gelen dünyayı bilmek değil, bölmek değil, sınıflara ayırmak değil; özgürlün ve hürriyetlerin yaşanması gereken bir yaşanası yer olarak hiçbir zaman algılamayacaklar. İnsana özgü, ideal bir yaşam zemini oluşturmak yerine, ideolojilerin insanı ezdiği, bireyin var oluşunu içten içe kemirdiği, çağdışı öğreti virüslerini savunmayı bilinçli insan meselesi haline getirme ancak söz konusu kesimin başarabildiği bir kudrettir.
Dünya üzerinde işlenen tüm haksızlıklara ve kötülüklere karşı insanlar bir bütün olarak sırf insan olmalarından doğan bir gönül bağı ile kendilerini sorumlu hissetmeleri gerekir. Zulüm ve haksızlıkların, kısıtlamaların biz insanların gözleri önünde, bilgimiz dâhilinde işlenmesi halinde sahip olduğumuz bu sorumluluğu daha da pekiştirmeli ya da ayaklandırmalı. İnsanların yaşama ve inanma hürriyetleri elinden alınırken kılını kıpırdatmayan, tehlikeye girmekten kaçınan kitleleri hangi tarih anlayışı ya da adalet yargılayacak? Unutmamak gerekir ki; insanın, insanlığın bulunduğu her yerde evrensel bir yürek çarpar! Bu yürekten bir ses bir haykırış yükselir, sağır olanların bile duyabileceği, eşitliği, özgürlüğü, hür ve bağımsız düşüncenin nefes alabileceği bir dünyanın var olabileceğini anlatan bir ses! Ya bu sese kulak verirsiniz ya da zulme, küstahlığa boyun eğip insanın özgürlük var oluşunu, milliyet perverliğini kemiren, milletin kanını emen sermayedar sınıfların, Batı yanlısı, milli siyasi duruştan yoksun politikacı kenelerle birlikte yok olup gidersiniz.
Yazımı Frantz Fanon’un sözleriyle bitirmek istiyorum:
İnsan bir hayır tavrıdır aynı zamanda. Horgörüye hayır. Nefrete hayır. İnsanın insan tarafından sömürülmesine hayır. İnsanin insana kulluğuna hayır. Ve insanın insan yanının yani özgürlüğün sömürülmesine hayır.
Hiçbir araç insana hâkim olmasın. İnsanın insana kulluğu son olsun. Yani ben ne başkasına kul olayım ne de başkasını kulluğuma zorlayayım. Nerede olursa olsun hangi görüşün içinde olursa olsun insanı keşfetmeme, onu sevmeme izin verilsin.
Lokman TIRAŞ lkmn_82@hotmail.com
Bu köşe yazısı 177 defa okundu. Toplam 1315 kelime
[ Geri Dön: Lokman TIRAŞ ] - [ Yazarlar İndeksi ]
|